“Hitler’in haklı olduğunu düşünerek oynayacaksınız ki...”

Her satırını hayran kala kala okuyacağınız, tadına doyum olmayan bir Haluk Bilginer röportajı. RaniniTV’den Cansu Uras usta oyuncuyla konuştu…

“Hitler’in haklı olduğunu düşünerek oynayacaksınız ki...”

Röportaj: Cansu Uras

Yeni oyununuz ‘Pencere’ eski iki âşığın gece yarısı hesaplaşması. Bu oyunu tercih etme nedeniniz neydi?

Çok iyi yazılmış bir oyun. David Hare’ın ‘Pencere’yi yazmadaki titizliğine hayran kaldım metni okuduktan sonra. Çünkü kimsenin tarafını tutarak yazmamış. Hem kadını hem de adamı çok iyi anlayarak kaleme almış. Dolayısıyla oyun bittiği zaman ikisinden biri için haklı diyemiyorsunuz. Denmesin zaten. Çünkü hem Tom’un hem de Kyra’nın haklı ve de saçmaladıkları taraflar var, herkes gibi. Hepimiz öyle değil miyiz? Hiç kimseyi idealize etmemiş David Hare. Tüm sivilceleri, eksikleri ve hatalarıyla göstermiş. Bir oyuncu açısından oynaması da çok zevkli bir oyun. Çünkü oynarken hiçbir anında sıkılmıyorsunuz. Umarım seyirci açısından da izlemesi çok keyiflidir.

Pek çok kişinin ‘gizli hazine’ olarak betimlediği, harika bir oyuncuyla birlikte oynuyorsunuz: Esra Bezen Bilgin.

Evet, ‘Pencere’ için ilk onu düşünmüştüm. Ve kendisine söylediğimde telefonda uzun bir es oldu. Çünkü ben onu aramadan birkaç gün önce aynı zamanda tiyatro yönetmeni olan eşi Mehmet Ergen; ‘’Haluk Abi’yle David Hare’ın ‘Pencere’sini oynasanız ne kadar güzel olur’’ demiş. Ve arkasından ben telefon ediyorum. Öyle enteresan bir tesadüf. Onunla oynadığım için çok mutluyum. Esra mükemmel bir oyuncu. Onunla oynamak gerçekten bir zevk.


‘Pencere’de idealist bir kadın ile paralı ama zengin olmayan adamın dansına şahit oluyoruz hem de en saf haliyle. İkisi de eteklerindeki taşları döküyor. Kadın-erkek ilişkisi açısından nasıl yorumluyorsunuz oyunu?

Şimdi bu oyunda siz Kyra’yı tarif ederken idealist dediniz ama aslında öyle değil. İdealist olmaya çabalayan bir kadın. Haklı ama kendi devrimini yapamamış henüz. Tom parası olan ama zenginlikten nasibini almamış bir adam! Bununla birlikte odun ama sahici. Kendisi de bunun farkında. Fakat Kyra idealizmi bir zırh, siper olarak kullanıyor. İyi de kardeşim o stratejiyle mi yaşamak zorundasın? Bunlar gösteriş ve ikna etme çabaları.

Aslında ikisinin de eksikleri var, her ilişkide olduğu gibi.

Evet ve bunun farkındalar da. Türkiye’de ne yazık ki genelde gri alanları unutuyoruz. Ya siyah ya da beyaz düşünüyoruz. Biri haksızsa, diğeri mutlaka haklıdır. Hayır efendim! Belki ikisi de haksız ya da haklı. Biz birini haklı bulduğumuz zaman karşısındakini haksız diye yaftalamayı seviyoruz. Öbür türlüsü daha fazla düşünmemizi, irdelememizi ve merak etmemizi gerektiriyor. Kolaycıyız, düşünmeyi bilmiyoruz. Çünkü bize düşünmek öğretilmiyor, ezberlemek öğretiliyor. Eğitim sisteminden başlıyor zaten sakatlık. Ezberle, sınavdan iyi not al. Eee, ne biliyorsun? Hiçbir şey.

Bu sistem kendimize dönmemizi de engellemiyor mu biraz?

Kesinlikle! Kategorize etmek çok kolay. Düşünmeye vakit yok. Para kazanacağız, bina yapacağız, ağaçları keseceğiz; çok meşgulüz. Ülkemizi, yaşadığımız yeri çirkinleştirmekle ve sularımızı kirletip tüketmekle meşgulüz. Ben çocukken anneannemin Seferihisar’daki evinin önünden bir dere akardı ve o dere tertemizdi. Biz oradan su içerdik, etrafında çakmak taşları vardı. Aradan yıllar geçti ve anneannem rahmetli olduktan sonra oraya tekrar gittim. Lağım akıyordu bu sefer. Yaklaşık 10 yıl sonrasında yine gittim ve evet, bu sefer dere tamamıyla yoktu. Çünkü suyun yolunu kesmişler.

Hep deriz ya başrolünde olduğum hayatı oynuyorum. Senaryo yazmada başarısızız galiba, kötü sonlar yazıyoruz.

Maalesef. Fakat zavallı insanoğlu şunu unutuyor; doğa senden çok daha güçlü, bilgili ve bilinçli. O dere oradan akıyorsa 10 bin yıldır varlığını sürdürüyordu. Sen o dereyi kuruttuğun zaman yarın öbür gün çok daha büyük yağmurlar yağdığında orası taşacak ve sen o suların altında öleceksin. Sonra da Allah’ın takdiri diyeceksin. Allah’ın takdiri değil, senin gerizekalılığın. Sen belediye olarak oraya imar izni verdiğin için bir kere hainsin. Orada oturan da düşüncesiz, oturmayacaksın. Doğayı inatla anlamıyoruz. Üstelik nüfusumuzun çoğu da doğada yaşıyor. Fakat köylere bakıyorsunuz artık insanlar oralara da apartman yapıyorlar ve ben üzüntümden kahroluyorum. Köy orası yahu! Ev ve bahçe yapsana, orada tavuk besleyip domatesini, biberini eksene… Hasta mısın? Apartman denilen saçmalık, şehirlere insanlar yığıldığı ve yer bulamadıkları için üst üste dizilen kutular gibi uydurulmuş bir şey.

Peki, bu durum daha ne kadar kötüye gidebilir?

İnanın öngöremiyorum. Maalesef paramızı harcayacak kültüre, gustoya sahip değiliz. Bir de şimdilerde televizyonda bir kamu spotu dönüyor: “Tarım arazilerine lütfen inşaat yapmayın”. Efendim? Ben istesem yapabiliyor muyum ki? Bize imar iznini sen veriyorsun. İmar izni olmayan yerleri de gidip yık benim adıma. Bana bunu deme, dalga mı geçiyorsun benimle?

Sizce körü körüne bağlandığımız kişisel inanç ve ideolojilerimiz mi bizi buna sürüklüyor?

İnanç dediğimiz şey çok tehlikeli. Çünkü inançta sorgu yok. Herkes bilime emanet olsun (gülüyor).

Tarihteki acı olayların nedeni de bu tehlike değil miydi?

Ben size bir hikâye anlatayım. Aynı zamanda çok sevdiğim bir abim olan Feyyaz Fergar vardır. Kendisi 85 yaşında hayatını kaybetti. Yıllarca İngiltere’de BBC Türkçe bölümünün başındaydı. Feyyaz Kayacan adıyla Türkiye’de şiir kitapları yayınlandı. Kendisi 19 yaşındayken öğrenimine Paris’te devam etmek için ilk kez Türkiye’yi terk ediyor. Babası da Haydarpaşa Tren İstasyonu’na onu uğurlamaya gelmiş. “Güle güle oğlum, Allah zihin açıklığı versin” diyor. Tren de o sırada hareket ediyor; “Oğlum sana bir şey söyleyeceğiz. Biz Ermeniyiz oğlum”. Feyyaz Abi Ermeni olduğunu ilk defa o zaman öğreniyor. Önce uzun yıllar Fransa’da yaşadı, sonra da Londra’ya geçti. 30 yıl sonra korkarak Türkiye’ye geldi. Saçı uzundu, sırf sınır polislerine normal görünsün diye kestirdi. Azınlıklar Türkiye’de çok korkmuşlar. Çünkü tarihimizde çok kara sayfalar var affedilemeyecek. Varlık Vergisi, 6-7 Eylül… Moda’daki Rum, Ermeni nüfusu bile tamamen kaybolmuş. Bu semt o zaman çok daha zengindi. Şimdi “Affedersiniz Ermeni dediler” diyor insanlar. “Affedersiniz bana Türk dediler” ya da “Affedersiniz bana Müslüman dediler” desek ne olacak?

Sözü milliyetçilik devralır herhalde.

Milliyetçilik ne kadar tehlikeli bir şey, değil mi? Kendi katkınız olmayan herhangi bir şeyle gurur duymak… Siz zaten burada doğmuşsunuz, ne var bunda gurur duyacak? Yunanistan’da doğmuş olsaydınız “Ne mutlu Rumum!” diyeceksiniz. Ne yaptın Rum olmak için? Sadece Rum ana babadan doğdun ve kilisede vaftiz ettiler seni. Somali veya Suudi Arabistan’da doğsaydın da aynı şekilde gurur duyacaktın. E, peki sen bu işin içinden nasıl çıkıyorsun kardeşim diye sorduğunda ne olacaktı? Çalışmadığı yerden sorduğun için cevap veremeyecekti.

Biz bu cevapsız sorular ve tehlikeli sulardan yakın zamanda rol aldığınız ‘New Blood’ adlı diziye geçelim.

BBC dizisi, ben de iki bölüm rol aldım. Eylül veya ekimde yayınlanacak. Yakın zamanda yeniden Londra’da olacağım bu sefer ‘Trendy’ adlı filmde oynamak için. Londra’da yaşayan Fransız yönetmen Louis Lagayette yönetiyor. Onun ardından iki haftalığına New York’a gideceğim. Bir Broadway müzikali söz konusu kesin olmamakla birlikte. Program karışık şu an biraz. Ben seviyorum bu yoğunluğu, boş kalmamayı (gülüyor).

Peki, yıllarca özellikle Londra’da yaşamış biri olarak Türkiye ile İngiltere’yi televizyon yönünden karşılaştırdığınızda tablo nasıl?

İngiltere’de yaşadığım yıllarda sadece dört kanal vardı: BBC One, BBC Two, ITV ve Channel 4. O sırada Türkiye’de en az 30 kanal yayındaydı. Sonra bizim Digitürk’e benzeyen Sky devreye girdiğinde yüzlerce kanal olmaya başladı. Ve bu tablo karşısında BBC hâlâ kalitesini koruyor. Bu kanal için yapılan filmler ve diziler tüm dünyaya satılabiliyor. BBC ülkenin kanalı olduğunu ve halkın parasıyla ayakta durduğunu bildiği için doğru düzgün, kalıcı işler yapıyor. BBC filmi veya dizisi denildiğinde herkes önce ceketini ilikliyor. Fakat diğer kanalların amacı reyting ve reklam. BBC’de ise sıfır reklam vardır. Peki, TRT neden reklam alıyor? Biri bana açıklasın, çok merak ediyorum. Ben zaten vergilerimden TRT’ye bir sürü para vermiyor muyum? Neden özel kanallarla yarışıyorsun? Senin niye reyting derdin var? Sadece kaliteli iş yap ve sus. Bırak reyting kim yaparsa yapsın.

Aslında uzun zamandır Türkiye’de dizi yapamadığınız için teklifler de çoktur.

Evet geliyor ama yapamıyorum. Burada değilim çünkü. Türkiye’de dizi yaparım, çok da seviyorum.

Türkiye’de dizi yaparım deyince yakın zamanki talihsiz haber ve yorumlar geldi aklıma.

Ooo saçma sapan bir durum oldu orada. Ertesi gün Cengiz Semercioğlu aradı beni, “Özür dileriz, hemen düzeltelim yanlışlığı” diye. Fakat keşke beni o konseyi yapmadan arasaydı. Bir de “Ne ayıp!” demişlerdi. Gazetecilik diye bir şey kalmadı mı? Merak etmek, sormak veya araştırmak yok mu? Neyse canları sağolsun artık, Cengiz Semercioğlu’nun bu şekilde araması da hoş bir telafi.

Canlandırdığınız karakterler arasında sizde özel yere sahip olan hangisi?

“Hepsi benim evladım, ayıramam ki” saçmalığına girmeyeceğim ama her birini severek oynadım. Tabii ki trafik kazaları olmuştur hayatımızda. Ben de yaptım; keşke yapmasaydım ama sorumluluğunu da kabul ediyorum. Oyuncunun da böyle olması gerekir. Hitler’i oynarken bile onu sevmek zorundasınız. Hitler’in haklı olduğunu düşünerek oynayacaksınız ki seyreden dehşete düşsün. Öbür türlü “Ben Hitler’e biraz dışarından bakayım” dersiniz. E, dışarıdan bakacaksan da git evinden bak. Alman’ın üstün ırk olduğunu ve Yahudiler’in ölmesi gerektiğini düşün ve öyle oyna. O zaman ben senden nefret ederim. Adam bir Nazi kampında 1500 Yahudi’yi öldürdükten sonra akşam evine giderek Beethoven dinleyip ağlıyor. İşte bunu göstermek çok daha sahici ve bir o kadar da korkunçtur.

‘Downfall’ filmi bu dediğinize harika bir örnek. Bruno Ganz tıpkı söylediğiniz gibi bir Hitler portresi çizmişti.

Bruno Ganz; ne oyuncudur namussuz! (gülüyor). Çok severim. Hitler’i de şahane oynadı. İşte, oyunculuk öyle bir şey.

Peki, “karaktere hazırlanma” olgusuna inanıyor musunuz?

Aaa, doğru söylediniz; bir de tabiri caizse öyle geyikler vardır. “Rolüm için altı ay delilerle yaşadım” der. Kardeşim aklını mı oynattın? Senin gözlemin yok mu? Size hemen bir örnek vereyim. Yıllar önce Oyun Atölyesi’nde ‘Jeanne D’arc’ın Öteki Ölümü’ adında bir oyun oynadık. Ben de tanrıyı canlandırıyordum. Sizce ön hazırlığımı nasıl yapmalıydım? “Altı ay tanrıyla yaşadım” mı deseydim? Senin yorumun önemli orada. Ben hiç adam öldürmedim, katili nasıl oynayacağım? Sıcak bir yaz günü, çok da yorgunsun ve hafif bir meltem esiyor. Seni bir sivrisinek gelip rahatsız ediyor ve çat! Katilsin, işte buyur oyna.

Röportajın devamını www.ranini.tv adresinde bulabilirsiniz...

Emoji ile tepki ver!

Yorumunu Paylaş